Epikurosçuluk

  • Epikuros, felsefeyi kanonik (bilgi felsefesi/mantık) fizik (doğa felsefesi) ve etik (ahlak felsefesi) olarak üç kısma ayırmıştır.
    • Bilgi felsefesini Ölçüt Üzerine (Canon) adlı eserinde toplu olarak dile getirmiştir. Bu eser elimizde olmayıp Diogenes ve sonraki yazarların yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.
      • Bilgi kuramında Aristoteles gibi mantık, akıl yürütme türleri, diyalektik gibi konularla ilgilenmemiş, bilginin nasıl elde edildiği, doğruluğun ölçütü gibi konularla ilgilenmiştir.
        • Ona göre doğruluğun ölçütü olarak üç şey öne sürülebilir:
          • Duyumlar veya duyusal algılar: Duyumlar beş duyumuzun elde ettiği izlenimlerdir. Duyular bize dış dünyada bulunan nesneler hakkında bilgi verir.
          • Yargılar, fikirler veya kavramlar: Duyular yoluyla tecrübe ettiğimiz tikel nesne ve olguların tekrarları sonucunda olgular hakkında edindiğimiz fikirlerdir. (Prolepsis)
          • Duygular veya iç duyumlar: İnsanın kendi iç halleri ile ilgili olarak sahip olduğu izlenimlerdir, aç olmak veya üşümek gibi. Bu duyguların en temel olanları ise haz ve acı duygularıdır. Duyuların aksine bize kendi doğamız hakkında bilgi veren şeyler duygularımızdan. Haz ve acı bize neyin peşinden koşmamız, neden kaçınmamız gerektiği konusunda bilgi verir.
            • Helenistik dönem felsefesinin özelliklerini anlatırken belirttiğimiz gibi Epikuros deneyci, empiristtir. Platon’un aksine tüm bilgilerimizin kaynağını duyulara indirger ve duyular yanılmaz çünkü dış dünyayı anlamak için elimizde duyularımızdan başka bilgi kaynağımız yoktur.
              • “Eğer bütün duyumlarına karşı çıkarsan, elinde kendisine dayanarak bu yanlış olduğunu ileri sürdüğün duyumlarının yanlış olduğuna hükmedebileceğin hiçbir şeyin kalmaz.”

          • Onun duyu yanılgılarını açıklamada imge kavramına başvurduğunu görüyoruz. Ona göre duyuların elde ettiği izlenim dış nesne değil o nesneye ilişkin imgedir. Bu bağlamda imge yanılmazdır fakat bizim bu imgeye ilişkin yargımız yanılabilir. Karanlık bir sokakta insan şeklinde bir karaltı gördüğümüz ürkebilir ama onun aslında bahçe duvarına asılı bir elbise olduğunu fark edebiliriz. Dolayısıyla bizim imgemiz değil, bu imge hakkında yargımızın yanlış olduğunu görürüz.
          • O yine de duyular arasında bir doğruluk değeri olduğunu söylüyor ve Sofistlerde gördüğümüz gibi açık seçik ve canlı duyumların diğerlerine kıyasla daha doğru olduğunu belirtecektir. Doğru duyum için de uygun şartların oluşmasını beklemeyi önerir; uzaktan belirsiz bir nesne hakkında doğru yargılara ulaşmak için yaklaşmayı bekleyebiliriz. Böylelikle bu doğru kavramına “bekleyen doğru” diyecektir.
    • Doğru duyular onun bilginin oluşmasının üç aşamasından yalnızca ilkidir. Duyular bize bir şeyin ne olduğunu söylemezler, bir şeyin ne olduğunu söylemek bir yargıda bulunmaktır. Böylelikle fikir/yargı veya kavram aşamasına geçmiş oluyoruz. Bu onun adlandırmasıyla Prolepsis aşamasıdır.
      • Prolepsis, Epikuros’ta ön/kavramlar, tümeller, ön/fikirler anlamına gelmektedir ve bu karşılıklar bir tür kavrayış, doğru sanı, genel kavram veya zihindeki tümel kavramlar anlamına gelmektedir.
      • Ön kavramlar Platon’un idealist düşüncesinin tam aksine duyusal tecrübeler sonunda oluşturulurlar. Bu kavramların oluşturulması da karşılaştırma, benzetme, birleştirme olarak sayılan bir takım zihinsel etkinler sonucunda oluşturulurlar.
      • Burada bilimin ilerleyebilmesi için yine yöntemsel ön kabullere ihtiyaç duyulacaktır bu ön kabul “apaçık olan duyusal izlenimlere ters düşmedikleri takdirde apaçık olmayan nesnelerle ilgili yargılar da doğrudur” ilkesi bu ihtiyaca cevap verecektir. Mesela boşluğun varlığını kanıtlamak için kullandığı akıl yürütme buna bir örnektir:
        • “Boşluk yoksa, hareket de olamaz. Çünkü bu durumda her şey dolu ve birbirine bitişik olacağı için hareket eden cismin içinde hareket edeceği bir yer olamaz. Ancak hareket vardır çünkü onun hakkında apaçık duyu algısına sahibiz. O halde boşluk da olmak zorundadır.”
      • Böylece Epikuros doğa ve insanla ilgili olayların açıklanmasında, tanrıların veya tesadüflerin işe karıştırılmaması ve duyuların apaçık tanıklıklarıyla ters düşmemeleri şartıyla doğal olan bütün açıklamaların aynı ölçüde makul olduğunu ileri sürer.
      • Ona göre tüm bu doğru açıklamaları araştırmak zorunda değiliz. Bu açıklamaların içinde yaşadığımız dünyada gözlemlediğimiz olgular tarafından yalanlanmaması yeterlidir. Öyle anlaşılıyor ki onun için doğa araştırmasında önemli olan gerçekten doğru olacak bilimsel bir açıklama değil, ahlaki hayatımız ve mutluluğumuz için uygun veya yararlı olacak herhangi bir mümkün doğal açıklamadır. Yeter ki bu açıklamalar teolojik veya mitolojik olmasın.
      • Onun bilimsel doğruya karşı kayıtsız kalması ve tutarsız bir felsefe yürütmesinin ilk zararı yöntemsel olarak kendisi kadar yetkin olmamasına rağmen yaşayan Platon ve Aristoteles felsefesine karşın kendi felsefesinin unutulmuş olması olmuştur.
  • Doğa Felsefesi ile görüşlerini Doğa Üzerine adlı 37 eserinde ve Herodotos’a yazdığı mektubunda yer almıştır. Ne yazık ki Doğa Üzerine adlı eseri elimizde yok.
    • Diğer tüm Antik Yunan filozofları gibi Epikuros için de hiçbir şey hiçten meydana gelmez ve hiçbir şey yok olamaz.
      • Eğer şeyler kendisinden meydana geleceği bir şeye ihtiyaç duymasaydı her şey her şeyden çıkardı. Şeylerin kendisine ayrışacağı başka şeyler olmaksızın yok olması mümkün olsaydı her şeyin basit olarak yok olması gerekirdi.
      • Bu iki durum akıl ve deney dışı olduğu için var olan şeyler her zaman var olan başka şeylerden meydana gelir veya başka şeylere dönüşür. Oluş ve yok olur bir birleştirme ve ayrıştırma işlemidir sadece. Dolayısıyla var olan şeylerin nihai bir toplamı vardır ve bu toplam değişmez.
    • Epikuros’a göre doğa cisimler ve boşluktan ibarettir.
      • Cisimlerin varlığına duyularla tanıklık edebiliyorsak da boşluk duyularla algılanamaz. Duyuların apaçık tanıklık ettiği şey hareketin varlığıdır. O halde duyularımıza dayanarak boşluğun varlığını kanıtlayabiliriz.
      • Duyularımızın tanıklık ettiği bir diğer husus cisimlerin bileşik parçalardan oluştuklarıdır. O halde evrende gördüğümüz bileşik cisimlerin, kendilerinden meydana geldikleri basit cisimler olmalıdır ve bu cisimler bölünemez ve değişemez olmalıdır. (Atomlar)
      • Platon ve Aristoteles’in idealist töz kavramlarına Epikuros’ta kullanılmadığını görüyoruz. Doğada iki türlü töz vardır, madde ve boşluk. Bir üçüncü töz yoktur. Maddenin olduğu yerde boşluk, boşluğun olduğu yerde madde yoktur. Bütün evren bu ikisinin toplamıdır ve dolayısıyla tümel tözler gerçekten var değildir, bunlar aklımız tarafından oluşturulan genel kavramlardır.
    • Evren madde ve boşluk, yani şeylerin toplamı olmasına rağmen Aristoteles’in belirttiğinin aksine sonlu değildir. Şeylerin toplamının başka bir şeyle karıştırılması mümkün olmadığına göre evren sınırsız, sonsuzdur. Ayrıca sınırlı evrenin dışında bir şey olduğunu iddia etmek de mümkün olacaktı, dolayısıyla evren sonlu değildir.
      • Sonsuz evren beraberinde görülemeyecek kadar küçük olan sonsuz atom olduğu düşüncesini de getirecektir. Zira sonlu atomlar sonsuz evrende dağılıp kaybolacaktı. Atomların çeşitliliği ise Demokritos’taki gibi sonsuz değildir, sonlu sayıda atom da evrendeki çeşitliliği açıklamaya yeterlidir.
      • Evrendeki değişim Demokritos için atomların birbirine çarpması ve sonrasında oluşan hareketle açıklanıyordu ve ilk hareket atomlarda doğal olarak vardı. Epikuros’ta da açıklama benzerdir yalnız ilk hareket atomların “ağırlığı” sayesinde yukarıdan aşağı bir düşme ile başlar. Sonsuz evrende mutlak bir yukarı-aşağı belirtemeyiz ama kendimizi miyar alıp nispi bir yukarı-aşağıdan bahsedebileceğimizi, dolayısıyla bu açıklamanın tatmin edici olduğunu söyler Epikuros.
    • Atomların hareketlerinde bir sapmayı da uygun bulan Lucretius, atom hareketleri sırasında asgari ölçüde sapma gerçekleştiğini, böylelikle ağırlıkları dolayısıyla tüm atomların evrenin dibine çökmediğini söyler. Bu sapma aynı zamanda insan veya hayvanların hesaplamaya gelmeyen iradi hareketlerinin açıklaması da olacaktır.
      • Bu durumda iradi eylemlerimizin özgür irademizin ürünü olmadığı yargısına varmamız gerekecek. Bu açıklama evrenin atomcu açıklamasının içine belirsizlik koyacak ve insan eylemlerinin merkezine konduğu için de özgürlük ve ahlaki tartışmayı anlamsız kılacaktır. Bu yüzden de bolca eleştirilmiş ve hatta alay konusu haline getirilmiştir Lucretius.
    • Atomların ve evrenin sonsuzluğu fikrine dönersek, bu fikri kabul ettiğimizde sonsuz sayıda dünya olma ihtimalini de mümkün görmemiz gerekir. Nitekim:
      • “Demek ki başka yörelerde de bizimki gibi, başka hayvan türleri, başka insan soyları vardır”
    • Görülemeyecek kadar küçük olan gerçekte bölünemezler ama akılsa bakımdan bölünebilirler. Yine de bu teori, sınırsız parçacıklar anlamına gelmemelidir.
      • Demokritos atomculuğunda var olan şeylerin yalnızca atomlardı ve tat, ısı, renk gibi nitelikler ikincil dereceden niteliklerdi ve bunlar yalnızca duyumlara gelen bilgilerin bizde bıraktığı izlenimler olup bunlar nesnel değil özneldi. Bu da haliyle nesnenin bilgisinin öznel olduğunu söylemek bir şüpheci için nesnenin bilgisine ulaşmanın mümkün olmadığını öne sürmek için yeterli bir argümandı.
        • Epikuros için de bu ikincil nitelikler atomların özellikleri değildir. Yalnız bu özellikler atomların bileşimi sonucu ortaya çıkan nesnenin özellikleri olacaktır. Nihayetinde bu nitelikler öznel değil, nesnel olacaktır.
      • İlineksel olarak var olan bu ikincil türden nitelikler sadece tat, renk gibi olgular değil, “günler ve gecelere ve bunların parçalarına, haz ve acı duygularına, hareket ve sükûnet durumlarına yüklediğimiz bir özellik, bunların kendine özgü ilineği” olarak eklemeler de yapılır.
      • Var olan şeylerin yalnızca atom (madde) ve boşluk (uzay) olduğunu tasarladığımıza göre diğer tüm var olanlar, olgular ikincil türden, ilineksel nitelikler olacak ve atomların bileşimi ile meydana gelen makro nesnelerin özellikleri olacaktır. Onlar kendi başlarına var olan, bağımsız tözler değildir.
      • Epikuros’un ruh kuramı da (psikoloji) onun fizik (doğa felsefesi) öğretisinin bir parçasıdır.
        • Epikuros ölümden sonra bir hayatın mümkün olmadığını düşünmektedir. Psikolojisinin görevi de insanı ölüm korkusundan kurtarmaktır. Böylelikle onun ruh kuramı etik amacı yerine getirmesi için tasarlanmıştır.
        • Onun için ruh evrendeki diğer her şey gibi maddi, cisimsel bir şeydir. Eğer maddi bir şey olmasaydı şeyler üzerinde bir etkide bulunması mümkün olmazdı.
        • Dolayısıyla ruhun Platon ve Aristoteles gibi canlı şeyleri hareket ettirici öğe olduğunu düşünmektedir fakat Platon gibi onun tinsel bir varlık değil, maddi bir varlık olduğunu söyler.
        • Ruh bedenden bağımsız olarak var olamaz. Bedenden önce var olmamıştı, ölümden sonra da var olmayacaktır.
        • Ruh bedenin diğer öğeleri gibi atomlardan oluşuyor fakat bu atomlardan daha ince, akıcı bir yapıda olduğu için bedenin her tarafına yayılmıştır.
        • Epikuros’a göre ruhun esas işlevleri duyum, duygu ve düşüncelerdir ve bunların yeri akıl olup aklın yeri de göğüs kafesidir. Ruh kendi başına var olamaz ve bedenle beraber bir anlam ifade eder. Bu tıpkı bir kaptaki sıvı/gaz gibidir. Kap kırıldığında içindeki de dağılır.
        • Ruh akıllı ve akıl-dışı olarak ikiye ayrılır. Akıllı kısmı duyu ve duygularımızı belirleyen Animus, Spirit, akıl-dışı olan kısmı genel canlılık faaliyetlerini yürüten Anima kısmıdır. Animus ile Anima bedenin işlerliğinde sıkı bir birliktelikle görev alırlar.
      • Her ne kadar onun metafizik dünya öğretisi içine tanrıları dahil etmek zor olsa da tanrıların varlığına inanan Epikuros, onların varlığı hakkında açık bir bilgiye sahip olduğumuzu Menoikeus’a yazdığı mektupta belirtir.
        • Onun tanrı hakkındaki fikirleri daha önce bahsettiğimiz Prolepsis, doğaya bakarak akıl yürütme yoluyla elde edilmiştir. Dolayısıyla bazı ön kabullerden sonra birbiriyle uyumlu birçok şey ileri sürülecektir.
        • Onun tanrının varlığı hakkındaki temel tanıtlaması tüm toplumlarda tanrı fikrinin var olmasıdır.
        • Tanrılar ölümsüzdür ve mutludurlar.
        • En mükemmel doğaya sahip olan tanrılar en güzel biçime de sahip olmalıdır, dolayısıyla bu biçim insan biçimidir.
        • İLKER: İnsan biçimindeki bu tanrılar atomcu öğreti gereğince atomlardan oluşmalıdır diyebiliriz herhalde. Yalnız atomlardan oluşan cisimler oluş ve yok oluşa tabiyken tanrıların ölümsüz olmasının açıklamasını onların yarı cisimsel varlıklar olduğunu söylemekle gerçekleştiriyor. Evet, insana benziyorlar ama maddi anlamda insan gibi değildir, kanları da insan kanı gibi değil, kana benzeyen bir şeydir diyerek ne kastettiği pek açık değildir yine de.
        • Mutlu ve ölümsüz olan tanrılar insanlara özgü duygulara, sıkıntı, kaygı, öfke gibi duygulanımlara sahip olmadıkları için dünya veya insana karşı ilgisizdir. Tanrıların insanları cezalandırması veya onlara yardım etmesi söz konusu değildir. Aksini düşünmek dinsizlik olacaktır.
        • İLKER: Evrenle ve insanla ilgisiz tanrılar insanı yaratma sebebine ilişki bilgileri Epikuros’un kendi eserlerinin çoğuna sahip olmadığımız için onun felsefesine ait görüşlerin bir kısmını takipçilerinden öğreniyoruz. Birkaç defa daha değindiğimiz Lucretius burada da önemli bir kaynak oluyor bize.
        • Ona göre evren tasarımı için tanrılara ihtiyaç yoktur. İnsan da haliyle belirli bir işleve sahip olacak şekilde tasarlanmamıştır.
          • “Bedenimizdeki hiçbir organ biz kullanalım diye yaratılmamıştır.”
          • Biz görmek için göze sahip değiliz, gözümüz olduğu için görebiliyoruz.
        • Zaten ezeli ve ebedi tanrıların varlığı ve kendilerine minnet edelim diye insanları yaratmaları düşüncesi saçmadır. Onların bizim minnettarlığımıza ne ihtiyaçları vardır? Dünya gerçekten bir tasarımcının elinden çıkacak mükemmel midir? Büyük bir kısmı kayalıklar, bataklıklar, denizlerle kaplı, vahşi hayvanlar ve ölümün türlü çeşidinin olduğu bu dünyaya mükemmel diyebilir miyiz? Yahut biz doğmamış olsaydık ne kaybederdik?
        • Bu dünyada çok sayıda kötü şeyler, acılar vardır. Bilgiler iyi kötü bunlara dayanmasını bilen insanlardır. Bilgisiz aptallar ise bunu yapmaktan acizdir. O halde dünyanın tanrılar tarafından onlar için varlığa getirildiği görüşü nasıl mantıklı bir görüş olabilir?
        • Sonuç olarak evren ve doğa tanrılar tarafından yaratılmamış, ezelden beri atomların birbirine çarpmaları sonucunda oluş ve yok oluş meydana gelmiştir. Canlılık da Empedokles’teki gibi canlı organların rastgele bir araya gelmesiyle başta ucube varlıkların oluşması, zaman içinde fizyolojik avantajları sayesinde kimisinin canlı kalıp soyunu devam ettirmesi ile oluşmuştur.

  • Epikuros, Etik ile ilgili düşünceleri de Hayatın Amacı Üzerine, Hayat Tarzları üzerine eserlerinde ve Menoikeus’a yazmış olduğu mektupta ele almıştır.
    • Ahlaka ait görüşlerin temel dayanağı özgür irade olduğu için öncelikle Epikuros’un özgür iradeye ilişkin görüşlerini incelememiz lazım.
    • Epikuros materyalist görüşüne uygun olarak kaderci veya determinist bir görüşü, her şeyin zorunlulukla gerçekleştiği düşüncesini savunmanın insanı eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı hale getireceği gerekçesiyle uygun bulmaz ve bunun yerine tanıların varlığına inanmak ve insan tanrılara yönelik eylemleri, dualarının eylemleri, sonuçlarını belirleyici olmasının bu sorumluluğun varlığın hakkında en azından ümit var bir yaklaşım olduğunu düşünür.
    • Lucretius’un atomlardaki bir sapmadan bahsettiğini ve bunun tatmin edici bir açıklama olmadığından geçen programda bahsetmiştik. Cicero’ya göre atomların sapma görüşünü Epikuros’un bizatihi kendisi de kabul etmektedir (yalnız elimizdeki kaynaklarla bunu doğrulayamıyoruz). İlk atomcu filozof olan Demokritos buna benzer bir düşünceyi, dolayısıyla özgür iradeyi reddetmişti. Elimizdeki Epikuros yazıtlarına baktığımızda insanı (ve hayvanı) oluşturan atomların, dolayısıyla insan doğasının özgür iradeye sahip olmaya, özgür irade ile eylemeye yönelik bir eğilimi ve potansiyeli olduğu ve bu yeteneğin de yine determinist bir şekilde belirlendiği sonucuna varabiliyoruz.
    • İnsan bu dünyaya doğduğunda bir atomlar topluluğundan ziyade bir potansiyeller topluluğudur ve gelişimin hangi yöne seyredeceğini ise insanın kendisi belirlemektedir. Aksi durumda insanın yaptığı eylemlerin bir taşın tepeden yuvarlanmasından farkı olmayacaktır. Kendi tercihlerini belirleyebilen insan aynı şekilde eğilimleri eğitim ve felsefe ile değişebilir.
    • Determinist modelin dışına çıkabilecek bir diğer açıklama modeli olan şans veya talihi de uygun görmeyen Epikuros, yine şans faktörünün insanın mutluluğunun kaynağı olamayacağını belirtir. Ona göre şans iyilik veya kötülüklerinin kaynağı olsa bile insanı mutlu/mutsuz edecek olan şey sağduyu ve bilgeliktir ve bu bilgelik felsefeden bile değerlidir. Çünkü mutluluğu elde etmek için ne yapmamız gerektiğini bize öğretebilecek şey bilgeliktir.
      • “İyi düşünülmüş bir eylemin başarısızlığı şansın yardımıyla ortaya çıkmış bir başarıdan daha iyidir”.
    • Daha önce Epikuros’ta bilginin kıstası olarak duyular ele alındığından bahsetmiştik. Kısaca da duygulardan bahsetmiş ve iyi-kötünün kıstasının da duygulara, haz ve acıya dayandığına değinmiştik. İnsan doğal olarak acıdan kaçar ve hazzın peşinden koşar. O halde insan için en yüksek iyi hazdır.
    • Epikuros’un hazcılığı ahlaki bir hazcılıktır. Buna göre insanların haz peşinde koşmalarının doğru olduğunu söyleyen bir ahlaki kuramdır. Burada dikkate almamız gereken konu insanın fiziksel acıdan kaçıp yine fiziksel hazza yönelmesinin sadece duyu ve duygularla değil, bu durumun akıl tarafından da kavrandığıdır. Acı ve hazza karşı zihnimizde bazı ön fikirler bulunmaktadır.
    • Hazcılığı daha önce Küçük Sokratesçi Okullar bölümünde Kirene okulunda görmüştük. Epikuros’un hazcılığı bu tür hazcılıktan farklı ve daha inceliklidir. Epikuros hazcılığı Kirenelilerden iki noktada farklılık gösterir.
      • Yunan felsefesinde haz Platon’dan beri hareketli (dinamik) ve hareketsiz (statik) haz olarak ikiye ayrılır. Bir eylemde bulunurken (yemek yemek, sevişmek) elde ettiğimiz haz dinamik iken, bir eylem yapmadan elde edeceğimiz haz statik hazdır. Platon statik hazzı (acı yokluğunu) haz olarak görmezken, tanrının kendi kendini düşünmesinden aldığı hazzın statik bir haz olduğunu söyleyen Aristoteles bunun haz olduğunu ileri sürer.
      • Epikuros’un Kirenelilerden ilk farkı onlar statik hazzı hazdan saymazken, Epikuros Aristoteles gibi bunu haz olarak değerlendirir.
      • Epikuros’a göre haz bir acının ortadan kaldırılması sırasında alınmaya başlanır. (Açken yemek yemeğe başlanması böyle bir hazdır ve bu hareketli hazdır) Asıl haz ise acı tamamen ortadan kaldırıldığında, hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadığında (tamamen doyulduğunda) alınan hazdır ki hem tamdır hem de daha uzun sürelidir. Yemek örneğimizde biraz daha düşünürsek dinamik hazzın statik hazzın bir aşaması, aracı olarak ele alındığını görüyoruz. Dolayısıyla asıl ulaşılması gereken statik hazdır.
      • Epikuros’a göre nötr bir durum söz konusu değildir. Böyle bir durum, acının yokluğu hazzın en büyüğüdür. Acının tam yokluğu hazzın en üst sınırıdır.
      • Dinamik-Statik haz ayrımı sadece fiziksel hazlar için ruhsal-zihinsel hazlar için de geçerlidir.
        • “O halde hazzın, amaç olduğunu söylerken bazı kimselerin bilgisizlik sonucu, önyargıyla veya bilinçli olarak bizim görüşümüzü çarpıttıkları gibi sefih insanların hazlarını veya duyusal hazları kastediyoruz. Biz hazla bedende acının, ruhsa ise kaygının yokluğunu kastediyoruz.”
        • Yani statik ruhsal hazzın karşılığını ölüm, ölümden sonraki hayatta cezalandırma gibi korkulardan, endişelerden kurtulmuş olmanın meydana getirdiği ruhsal huzur, dinginlik ve kaygılardan azadelik oluşturur.
      • İkinci olarak Kireneliler bedensel acıların ruhsal acılardan daha kötü olduğunu ileri sürmelerine karşılık Epikuros, ruhsal veya zihinsel acıların bedensel acılardan daha kötü olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda ruhsal acıların en büyüğü ölüm korkusu olacaktır.
        • Epikuros’a göre ölüm korkusu hayatımızı iki şekilde zehirlemektedir.
          • Ölümden sonra bizi beklediğini düşündüğümüz cezalar bunun bir kaynağını oluşturmaktadır. Epikuros “En büyük kötü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir, çünkü biz varken ölüm yoktur; ölüm gelince de biz yokuz” der. Bu konu hakkında Lucretius’un da açıklayıcı ifadeleri vardır. Ona göre insan öldükten sonra dini inanışlar ve ölülerin vücutlarının başına gelen çürüme, hayvanlar tarafından parçalanma gibi senaryolardan dolayı öldükten sonra bu acıklı kaderi üzerine göz yaşı dökeceği ikinci bir hayatı olmayacağını unutur.
          • Ölümle birlikte kaybettiğimizi, elimizden kaynağını düşündüğümüz bu dünyaya ilişkin tatlı duygularımız ve hazlarımız.
        • Epikuros hazzı mutluluğa özdeş kılar, onun mutluluğun kendisi olduğunu söyler. Aristoteles sırf hazla dolu bir hayatın zorunlu olarak mutlu olmayacağını belirtirken Epikuros, hazzın en yüksek iyi olduğunu, dolayısıyla mutluluğun ta kendisi olduğunu savunur.
        • Erdemler kendinde iyi şeyler olarak değil hazzın araçları veya hazzın bizatihi kendisi olarak ele alınır.
          • “Bilgelik bize akıllı, onurlu ve doğru bir hayat sürmedikçe haz verici bir hayat süremeyeceğimiz, öte yandan haz verici bir hayat sürmedikçe de akıllı, onurlu ve doğru bir hayata sahip olamayacağımızı öğretir; çünkü erdemler doğal olarak haz verici bir hayatı getirirler ve haz verici bir hayatın onlardan ayrılması imkânsızdır.”
        • Dürüst olmama, adaletsizlik yapmak zarara yol açar. Buna karşılık adale hayatı daha güvenli, dolayısıyla daha fazla zevk verici kılma imkânına sahip olduğu için değerlidir. Dolayısıyla onun bireyci, ben-merkezci ahlakı Kirenelilerin bencil ve kendinden gayrısını umursamayan hazcı anlayışından farklı, daha yumuşak ve diğerlerini de kapsar ve bunun için de adalet –diğer erdemler gibi- bir araç olarak değerlidir. Yine de bire-toplum çıkarları arasında çatışma söz konusu olduğunda Epikurosçuluk işe yarar bir çözüm sunmaz.
  • Aslında Epikuros’ta siyaset felsefesinden söz edilemez, yine de Helenistk Dönem felsefesi girişinde bahsettiğimiz gibi Epikuros ve sonrasında klasik Yunan felsefesi, bizatihi Platon ve Aristoteles’in aksine siyaset ve ahlak felsefeleri birbirinden ayrılır. Toplum, Epikuros’ta küçük cemaat, dostlar topluluğu üzerinde büyük bir ilgi vardır.
    • Epikuros, Aristoteles’in aksine insanın politik bir hayvan olduğunu kabul etmez ve antik çağda kimi sofistlerde (Glaukon), modern çağda da Thomas Hobbes’ta görmeye başlayacağımız toplum sözleşmesi teorilerinde gördüğümüz gibi insanın toplum olmadan önce birbirine karşı uzun süre düşmanca yaşadığını kabul eder. Yine de insan için faydası itibariyle topluluk fikrini olumlar.
    • Elimizdeki kaynaklarda Epikuros’un kendisinden siyasete ilişkin tek aktarım “bilge insan kendisini alışılagelen mesleklerle, siyasetin hapishanesinden kurtarması gerekir” Ona göre siyasal hırsın nedeni başka insanlara kendini korumaktır ancak bu durum her zaman mümkün olmayabilir. Epikuros’a göre başka insanlardan korunmanın en saf yolu sakin bir hayat sürmek ve bunun için insanların çoğunluğundan ayrılmaktır.
    • İnsanların çoğunluğundan ayrılmak derken onun büyük topluluklardan, muhtemelen de siyasal ilişkiler ağından kurtulmak olarak okumak mümkün ve makul gibi görünüyor. Nitekim kendisi de küçük bir dostlar topluluğu kurmuş ve özellikle dostluğun önemi ve faydası hakkında da bolca yazmıştır.
      • “Bilgeliğin tüm hayatı mutlu kılmak için sağladığı şeyler arasında en büyüğü, dostluğa sahip olmaktır.”
      • “Her dostluk kendisi bakımından arzu edilir bir şeydir, ancak onun kaynağı sağladığı faydalardır.”
      • “Kalıcı dost ne her zaman fayda peşinden koşandır ne de dostluğu hiçbir zaman faydayla ilişki için sokmayan. Birincisi dostluğu bir değiş tokuş konusu yapar ama ikincisi de insanın geleceğe ilişkin bütün ümitlerini ortadan kaldırır.”
    • Dostluk üzerine inşa edilmiş, küçük de olsa, topluluklarda bir arada yaşamanın ilkesi, kuralı veya ihtiyaç duyulacak erdem ne olacak? İnsanın aklına sevgi diyesi geliyor.
    • Epikuros’un burada başvuracağı duygu, daha doğrusu erdem adalet olacak.
      • “Adalet özü itibariyle insanlar arasında birbirlerine zarar vermemek ve zarar görmemek için yaptıkları bir çıkar anlaşmasıdır.”
    • Bu ve bu minvalde söylenmiş diğer ifadelere baktığımızda burada adaletin, daha önce de gördüğümüz gibi, kendinde iyi olmadığıdır. O yalnızca faydalı bir fikir ve uygulamadır ve temelinde insanların ihtiyaçları bulunmaktadır ve bu ihtiyaç güven Bu anlaşmayı yapmak istemeyen insanlar veya hayvanlar arasında adalet, doğal hak gibi kavramlar da olmayacaktır.
    • Epikuros’a göre adaletsizlik de kendinde kötü değildir, onu kötü yapan şey sonucudur. Kötülük adaletsizlik yapıldıktan sonra yaşanan korku ve şüphe haliyle başlar.
      • “Toplumsal sözleşmenin herhangi bir maddesini gizlice ihlal eden bir insanın binlerce defa yakalanmamış olsa bile yakalanmayacağından emin olması imkansızdır. O hayatının sonuna kadar yakalanmayacağından hiçbir zaman emin olamayacaktır.”
    • Adaletsizlik ortaya çıkmasa bile hiçbir zaman ortaya çıkmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Nitekim “gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır” sözü de doğruluğuyla bizi her zaman şaşırtır. O halde adaletsizlik yapmamak akıllıca bir davranış olacaktır.
    • Adalete ilişkin kurallar (yasalar) da toplumun yararına, insanların birbirine zarar veremeyeceği şekilde düzenlenmelidir. Sadece bir toplumsal uzlaşıya yaslanıp hukuksuz yasaların çıkarılmaması gereklidir. Dolayısıyla adalet, yararlı olandır ve bu durum zaman ve şartlara göre farklılık arz edeceği için bu yönde değişikliğe gidilmesinde sakınca yok, yarar vardır.
    • Adalet üzerine söylenen bu sözler küçük dostlar topluluğunda olduğu gibi nispeten daha büyük topluluklarda iş görebilir gibi durması büyük ve küçük toplulukların kaynak ve amaçlarındaki benzerlikten ileri geliyor. Epikuros’un adaleti, dostluğun küçük toplulukta hedeflediği şeyi büyük toplulukta, toplumda gerçekleştirmeyi amaçlayan şeydir.
    • Epikuros’un dostluğu adaleti de kapsar. Epikuros bazen daha ileri giderek kendini dostuna feda etmek, onda olmayanı kendinden vermek gibi adaletten beklenmeyen davranışların da sergilenmesi gerektiğini söyler.
    • Epikuros’un kendisinde olmasa da Lucretius’un toplumsal sözleşme ve toplumsal yarar kavramının ve dolayısıyla adalet ve yasanın topluluklar kurmaya imkân verip insanların mevcut düzenine gelmesine kadarki insanlık tarihi özetinden sonra insana ateşin bir tanrı verilmediği, sanatların tanrılar tarafından öğretilmediği gibi yasaların da tanrılar tarafından verilmediğine ilişkin ifadeleri var. Bütün kültür ürünleri gibi yasalar da insan mamulüdür. İnsanın tarihi, insanın kendisinin yarattığı bir evrimin, ilerlemenin tarihidir.

Kaynakça:

İlkçağ Felsefe Tarihi 4. Cilt, Ahmet Arslan

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk

Felsefe Tarihi, Alfred Weber

Ünlü Filozofların Hayatları ve Öğretileri, Diogenes Leartius

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s