Platon: Siyaset Felsefesi

iTunes / RSS

“Her ne kadar kanunların kral işi oldukları apaçıksa da en iyisi kuvveti kanunlara değil bilgili bir krala vermektir.”

  • Platon’un aslında bir siyaset filozofu olduğunu, ana sorununun siyasal olduğunu belirtmiştik. Hocası Sokrates’in dar anlamda siyasetle ilgilenmemesine, esas ilgisini ahlak ve mutlulukla ilgili konulara yöneltmesine karşılık, Platon’un bütün hayatı boyunca siyasette aktif rol almak istediğini ve geleceğin siyaset adamlarını yetiştirmek üzere Akademi’yi kurduğunu belirtmiştik.
  • Onun siyaset teorisinin temel eseri olan Poletia, kendisinden sonra gelecek devlet adamlarının ve ütopya/distopya yazarlarının temel kaynağı olacaktır.
  • O Devlet eseri haricinde yasa koyucu ile yasa arasındaki ilişkiyi ele aldığı Devlet Adamı ve yaşlılık döneminde edindiği tecrübelerle beraber politik düşüncesine yaptığı revizyonları içeren Yasalar isimli eserleri de yine benzer bir niteliktedir.
  • Platon’un siyaset konusuna yaklaşırken evren, site ve insan arasında kurulan bir benzerlik fikrinden hareket ettiğini söyleyebiliriz. Kozmos, yani düzenli bütün siteyi ve insanı için alan bir şeydir ki, sitenin ve insanın nasıl olması gerektiğine ana planı verir.

  • Orta çağ dünyasının temel kavramının tanrı, yeniçağ batı dünyasının temel kavramının insan ve psikolojisi olmasına karşın, antik dünyanın temel kavramı kozmos, yani doğadır.
  • Platon ve Aristoteles sitenin doğal varlık olduğunu, doğanın bize sunduğu düzen şeklinde tanzim edilmesi gerektiğini öne sürerler. Bu bakış açısı insanın da doğal olarak toplumsal bir varlık olduğu ve iyi bir hayatı, mutluluğu ancak toplum içinde elde edebileceği yönündeki görüşüne götürür.
  • Platon, bireyin bireysel kaderi ile toplumun, sitemin kaderi arasında sıkı bir bağ kurar. Buna göre bireyin bireysel kurtuluş ve mutluluğu sitenin toplumsal kaderi ve mutluluğuna ne kadar bağlıysa bireyin bozukluğu da aynı ölçüde sitenin bozukluğunun kaynağını teşkil eder. Bu yüzden onların politik ve etik öğretileri birbirinden kesin bir şekilde ayrılmazlar.
  • Platon siyaset konusunda üç tane eser yazmasına rağmen ahlaka ilişkin bir eser yazmamıştır. Tabii onun ilk ahlak filozofu Sokrates’in tilmizi olduğunu unutmamamız gerekiyor. O ahlaki meseleleri başta politika üzerine yazdığı eserler olmak üzere farklı eserlerde kaleme almıştır.
  • Platon’un Sokratesçi konuları ele alıp tartıştığı diyaloglarında adalet veya adil insan kavramları, genel olarak bugün hukuki-siyasal literatürümüzde kazanmış oldukları anlamlarından farklı olarak, özü itibariyle ahlaki, bireysel bir erdem ve böyle bir erme sahip kişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu kitabın ilerleyişi de bireysel adaletin toplum düzeninde daha iyi görünebileceği düşüncesi ile toplumsal adalet üzerine bir araştırma şeklindedir.
  • Yanlış anlaşılmanın önemine geçmek için belirtmek gerekir ki o ahlaka siyasetten daha fazla önem verirdi. Ahlaki sorunları politik bir zeminde çözmeye kalkışmıştı, yoksa ahlakı politikanın bir hizmetçisi yapmamıştır.
  • Onun Devlet’te söylemek istediği, doğrunun veya adaletin yasalarının bireyler için neyse sınıflar veya siteler için de o olduğu, o olması gerektiğidir ve ona göre bu yasalar temelde bireysel ahlak yasalarıdır.
  • Hatta mesela Platon politikada sanat alanında denetlemenin, sansürün gerekli olduğunu savunuyorsa bunun kişisel ahlak planında da bunun geçerli ve gerekli olmasını düşündüğünden yapıyordur.
  • Platon şüphesiz doğru sitenin doğru bir insanı meydana getirmek için zorunlu olduğunu düşünmektedir. Ancak doğru insanın veya insanların da doğru siteyi meydana getireceğini bilmektedir.
  • Kısaca Platon’un devletinin ana sorunu ahlaki bir sorundur veya en az politik sorun olduğu kadar ahlaki sorundur ve politik sorun, bu ahlaki sorunun başarılı bir şekilde çözülmesi için bir araçtır.
  • Platon toplumu veya siteyi büyük evrenle, makro kozmosla aynı özelliğe sahip bir tür organizma olarak görme eğilimindedir. (alem ruhu – insan ruhu – toplum ruhu-filozof))
  • İskender’in ölümünden sonra da varlığını devam ettiren büyük Helenistik merkezi devletler, sitenin bireyin bireysel mutluluk ve kurtuluşu için zorunlu politik-ahlaki çerçeve olma imkan ve işlevini ortadan kaldırmış, bu ise deyim yerindeyse tek başına kalan bireyin kendi üzerine dönmesine ve kurtuluşunu devletle veya devletin içinde değil, devletin dışında ve hatta devlete rağmen gerçekleştirmek yönünde bazı arayış çabalarına yöneltmiştir.
  • Bu süreci en iyi gösteren şey Helenistik dönemde ortaya çıkan Epikurosçuluğun siyasete, devlete karşı geliştirdiği olumsuz tutum ve kişilerin bireysel kurtuluş ve mutluluğu ön plana alan, bireyci ahlak kuramıdır. Yeniçağın başlarında ortaya çıkan Makyavel’ci, Hobbes’çu ve Locke’çu siyaset kuramları ise doğal evrenle politik-insani evreni birbirinden daha da ayırmışlardır.
  • Platon’a göre toplumu meydana getiren ana neden birey insanın kendine yetmemesi, yaşamak ve varlığını devam ettirmek için başka insanların yardımına ihtiyaç duymasıdır. (Bunun yanında insanların birbirine karşı duyduğu doğal sevgiden de bahseder) Böylece insanların yaşaması için zorunlu işleri yapan meslek sahipleri bir araya gelerek ilk toplumu oluşturmuşlarıdır.
  • Bu toplumda henüz devlet veya yasalar yoktur çünkü buna ihtiyaç da yoktur. İnsanların karmaşık varlıklar olmaları, istek ve tutkulara sahip olmaları, lüks ve konfor peşinde koşmaları onların bu toplum aşamasında kalmamaları, daha ileriye geçmelerini doğuracaktır. Savaş başlayınca da orduya, yani bir savacı sınıfına, bekçi veya muhafızlar grubuna ihtiyaç duyulacaktır. Böylece toplum geliştikçe toplumda yönetenler ve yönetilenler ayrımı ortaya çıkacaktır.
  • Platon toplumun ortaya çıkışını açıklamak için bu sosyolojik kuramı ortaya atarken bunların fiilen gerçekleştiğini düşünmektedir. Platon bu doğal toplumun tarihin bir zamanında gerçekten yaşadığına inanmaktadır.
  • Platon koruyucuların varlığını her şeyden önce toplumun dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunması ihtiyacı ile açıklamak istediği anlaşılmaktadır. Ancak Platon devletlerin ölümünün kaynağında dıştan gelen tehlikeler kadar insanların zorunlu olmayan ihtiyaçlarının toplumda yarattığı çatışma ve ihtilal ortamını da görmektedir. Dolayısıyla bu muhafızlar toplumda ortaya çıkacak kargaşa ve ihtilal ortamını önleyecek bir kolluk kuvveti işlevini de görecektir.
  • Nihayet Platon’un Devlet’teki sorunu, ideal toplum değil, insanları oldukları gibi, yani söz konusu kusur ve meziyetleri ile kabul etmek şartıyla mümkün olan ideal toplumun nasıl olabileceğidir. Devletin ana problemi budur.
  • Platon’un bazen yanlış anlaşıldığı gibi sadece işçi sınıfı değil, toplumun tüm üretici güçlerini, kısaca para kazananlar ve vergi verenler sınıfını kastetmektedir.
  • Yönetenler ve askerler hiçbir ekonomik faaliyette bulunmayan, para kazanmayan, sadece bu çalışan kesimlerden alınan vergilerle ücretleri karşılanan, görevleri bu toplumu barış ve güvenlik için yaşatmak olan askeri ve sivil yöneticiler, bürokratlar, kısaca hizmetliler sınıfı, memur sınıfıdır. Yönetenler karar alanlar, muhafızlar da o kararları uygulayanlardır.
  • Platon’un Devlet’te yarattığı toplum bir sınıf toplumudur. Kast sisteminde sınıflar arası geçişler ya yoktur ya da çok zordur. İnsanların doğuştan gelen özellikleri göz önüne alınarak belirli bir sınıfa dahil edilir insanlar. Onun sistemi bir aristokrasidir ama bu kan yoluyla değil yetenek yoluyla belirlenen bir aristokrasidir.
  • Platon’un devletinde yönetilenlerin eğitilmesine dair bir ize rastlanmamaktadır. Muhafızlar inceden inceye hazırlanan ayrıntılı bir programa göre özenle eğitilirler. Onların eğitiminin iki ana öğesi vardır: idman ve müzik.
  • Ruh bildiğimiz gibi bedenden önce gelir ve daha değerlidir. Doğal olarak ruhun eğitimi, dolayısıyla müzik eğitimi daha önemli olacaktır.
  • Müzik eğitimi de dar anlamda müziğin kendisi yanında Musalar’ın bağışı olan her şeyin eğitimini, söz ve sahne sanatlarını, şiiri, edebiyatı, komedyayı, tragedyayı içine alan bir sanat eğitiminden bahseder. Bu eğitimin hedefi sanatsal olmasından ziyaden ahlaki, toplumsal bir amaç olarak belirlemektedir.
  • Platon sanat ve edebiyatta sansürü son derece doğal ve doğru bir şey olarak gören ilk büyük düşünürdür. Yöneticilerin dindarca yalanlar söylemesine bile karşı değildir.
  • Bekçilerin yalnız ruhlarına değil, bedenlerine de itina göstermemiz gerektiğini biliyoruz. Bu beden eğitimi onları görevleri olacak olan şey, yani dışta veya içte düşmanlara, kötülere, yasa tanımazlara karşı savaş hazırlayacak bir eğitim olacaktır.
  • Yüksek öğretime gelince, o dar anlamda felsefi-bilimsel bir eğitimdir ve sadece koruyucular içinde asıl yöneticiler olacak olanlara, yasalar ve kuralları koyacak olanlara, yani filozof olacaklar verilecek bir eğitimdir. Aritmetik, geometri, astronomi, armoni gibi matematiğe dayanan bilimleri ve bütün bunları içine alan felsefeyi için alan bir eğitim olacaktır bu.
  • Muhafızlar kesin olarak mal mülk sahip sahibi olmamalıdır. Onların hizmetleri karşılıkları alacakları cüzi ücretler veya maaşları dışında mal mülkleri, servetleri olamaz.
  • Muhafızlar aşırı zengin veya aşırı fakir olamazlar çünkü Platon’a göre bir toplumun içine düşebileceği en büyük tehlike onun aşırı yoksul ve aşırı zenginlerden meydana gelmesidir. Bununla beraber üretici sınıfın özel mülkiyetini ve teşebbüs özgürlüğü yasaklanmamıştır.
  • Platon tarım ekonomisine dayanan toplumunda toprağın veya üretim araçlarının devleştirilmesine de yabancıdır. Hatta onun devletinin ekonomiyle bir ilgilisi dahi yoktur. O ekonomik güçle politik gücü birbirinden kesin olarak ayırmayı sağlıklı bir toplumun ve iyi bir siyasal rejimin vazgeçilmez koşulu olarak görmektedir. Yöneticinin yönetim görevinden ötürü para kazanması, varlığını sürdürmesi için gerekli olan miktardan fazla para kazanması doğru olmadığı gibi sahip olduğu politik güç sayesinde servet edinmesi de onun bozulmasına ve böylece ana görevini yerine getirmesine engel olacağı için en büyük tehlikedir.
  • Platon üreticinin sahip olduğu ekonomik güç sayesinde yönetimden pay istemesi veya ona katılmasını da kabul etmez. Bu takdirde bu sınıf bu politik gücü kendi çıkarı için ve toplumun bütünün zararına kullanmak isteyecektir. (Platon’un servetin veya servete sahip olan grupların hâkim olduğu bir siyasi rejimi (oligarşi veya plütokrasi) dört bozuk rejimden biri olarak niteleyeceğini göreceğiz)
  • Platon’un devlete ilişkin bu araştırmasının temelinde adalet ve adaletsizliğin ne olduğunu anlamak için ona birey insan planında değil da ona her bakımdan benzer olan toplum planında bakmanın işe yaracağı varsayımından hareket ettiğini söylemiştik. Toplum veya devlet planında adalet nedir? Toplumu meydana getiren kısımların veya sınıfların kendi işini doğru bir biçimde yapmasıdır. Her sınıf insanın kendi alanında kalıp yalnız kendi işi işiyle uğraşmasıdır Adaletsizlik nedir? Söz konusu sınıfların birbirine karışması, görevlerini değiştirmesidir. Bu ise devletle ilgili olarak en büyük suçu meydana getirir.
  • Şimdi bu sonucu birey insan uygulayalım. İyi kurulmuş bir devlette bulduğumuz bu değeri insan üstünde deneyelim.
  • Platon ruhumuzun üç kısmı veya üç farklı yetisi olduğuna inanmaktadır. Akıllı ruh, iştah sahibi ruh, öfke sahibi ruh.
  • Bunların hangisine karşılık geldiğini anlamak için yönetici sınıfını ikiye ayırıyoruz. Yöneticiler ve muhafızlar. Akıllı ruha karşılık gelecek olan yöneticiler, öfke sahibi ruha karşılık gelecek olanlar ise muhafızlardır. İştah sahibi ruha karşılık olacak sınıf da üreticilerdir.
  • Kadınlar da erkekler gibi eğitilecekler, yani onlar da koruyucu erkekler gibi beden eğitimi ve müzik eğitimi alacaklardır. Kadın da erkek gibi yönetime katılabilir. Yalnız kadınlara cinslerinin zayıflığı göz önüne tutularak daha az yorucu işler verilecektir. Kadınların yönetimden uzak tutulması bir toplumu meydana getiren bireylerin yarısının gücünden yararlanılmaması yönün büyük bir insan kaynağı israfını doğurmaktadır.
  • Platon muhafızlar sınıfı ile ilgili olarak özel mülkiyeti reddettiği gibi aileyi de reddetmektedir. Platon sadece ailenin karşısındadır. Bir erkekle bir kadın arasında kalıcı ve hukuki olarak meşru kabul edilen bir bağ kurulmasına karşıdır. Doğacak çocuklar da muhafızlar sınıfı mensupları arasında ortak olacak, bütün çocuklar bütün muhafızların ortak çocukları olacaklar.
  • Koruyucu sınıfa mensup erkek ve kadınlar arasında seçme ve birleştirmenin yapılması doğru hatta toplumun ve devletin menfaati için zorunludur Platon’a göre.
  • Özel mülkiyet gibi özel ailenin olmadığı ve her koruyucunun her çocuğun babası olduğu yerde “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” ilkesi hakim olacak, her bir koruyucu diğer koruyuculardan herhangi bir şeyi kıskanmayacağı gibi onların her biri ve tümü için savaşı ve ölümü göze alacaktır.
  • Platon sözünü ettiği ideal devletin gerçekleşemez olduğunun bilincindedir. O, kendisini varmak istediğimiz bir ideal olarak almamız ve her şeyimizi kendisine göre ayarlamamız gereken bir ölçüttür. Bu standardın gerçekleşmesi için her şeyden önce bir filozofun toplumun başına geçmesi gereklidir.

“Filozoflar sitede yönetici olmadıkça veya yöneticiler gerçekten filozof olmadıkça, yani bir aynı insanda devlet gücü ile akıl gücü birleşmedikçe, bunun yanında kesin bir yasayla herkese kendi yapacağı iş verilmedikçe, insanlığın, sitenin başı dertten kurtulamaz.”

  • Filozof hem doğuştan gelen bazı en mükemmel niteliklere sahip olan hem de en mükemmel bir eğitim alması gereken bir insandır. O hem ahlak ve karakter hem akıl ve zihin bakımından en üstün niteliklere sahip biridir. Bununla da kalmaz. Platon’a göre filozof ruh bakımından olduğu gibi beden bakımından da en güçlü, en kusursuz bir yapıda olması gereken insandır. Filozofun eğitimi otuz yaşında başlayacak ve çok sıkı sınav ve çalışmaların başarı ile sonuçlanması durumunda elli yaşında tamamlanacaktır. (kadınlar da eğitim alabilecektir) Filozofun eğitimin zirve noktasını ise İyi’nin veya İyi ideasının bilimi olan diyalektik oluşturacaktır.
  • Platon bundan sonra adil, kusursuz sitenin zıddı olan dört bozuk, kusurlu sitelerin hangileri olduğu meselesine geçer. Bunlar Şeref Devleti (Timokrasi), Zenginlik Devleti (Oligarşi), Halk Devleti (Demokrasi), Zorbalık Devleti (Tiranlık).
  • Şeref Devleti: Bu devletin amacı barıştan çok savaş, eğitimde üstünlük verdiği şey müzik değil beden eğitimi, önem verdiği değer ise şan ve şereftir. Timokrasi rejiminde çalışanlar sınıfı bir süre sonra zenginleşip kendi başına hareket etmek, bağımsız olmak isterler. Böylece zenginlik devleti ortaya çıkar.
  • Zenginlik Devleti: Paraya, servete sahip olan küçük bir azınlığın hakim olduğu devlettir.

“Bir devlette zenginlik ve zenginler baş tacı olunca, doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır”

  • Burada artık bir değil iki devlet vardır: Zenginlerin ve fakirlerin devleti. Böyle bir devlette baştakilerin dışında herkes dilencidir.
  • Demokrasi Devleti: Oligarşik sistem bunun sebebidir. Sonuç devrimdir ve yoksulların zenginleri yenmesi sonucunda da herkesin her şeyi, devletin bütün imkan ve nimetlerini, işlerini eşit olarak paylaştıkları demokrasi ortaya çıkacaktır.
  • Demokratik sitede herkes efendi olmak ister. Hiç kimse itaat etmeyi kabul etmez, herkes kendi keyfine ve arzusuna göre yaşamak imkanına kavuşur.
  • Yönetimin ciddi ve hayati bir iş, bir bilgi ve bilim konusu olduğu, sıradan insanın veya halkın doğası gereği ondan anlamadığı, dolayısıyla yönetimle, örneğin yasalar, savunma vb ile ilgili konularda doğru karar vermeyecekleri, ikincisi ise demokrasinin kötü önderler, demagoglar, halk dalkavukları yarattığı noktasıdır. Dolayısıyla demokrasinin yöneticileri hiçbir zaman filozoflar, devlet adamları olmaz, sofistler, halk dalkavukları olan politikacılar olur. Böyle bir yönetimde her türlü felaketle karşılaşmak mümkündür. Nitekim bu da tiranlığı doğuracaktır.
  • Zorbalık Devleti: Demokrasinin yarattığı düzensizlik anarşi yaratacak ve burada ortaya çıkacak bir zorba kendisini halkın temsilcisi, halkın başkanı olarak takdim eder. Bu gücü elde etmez de kendi düşmanlarını ortadan kaldırmak için kullanır. İstediğini sürer, istediğinin malını gasp eder. Her türlü kanunsuzluğu yapar.
  • Platon’un Devlet Adamı adlı diyaloğu onun siyaset kuramına birkaç noktada katkıda bulunur. Bunlardan biri yasa koyucu ile yasa arasındaki ilişkiler konusundadır.
  • Platon’un ilke olarak yasa koyucuyu yasanın üzerine yerleştirdiğini veya yasa koyucu filozof hükümdarı yasallığın üzerinde bulunan bir varlık olarak konumlandığını görmekteyiz.
  • Yasa koyucu doğası veya konumu itibariyle yanılmaz bir insandır. Dolayısıyla onun ağzından çıkan yasadır ve yasaların bu bakımdan ondan sonra gelmesi ve onun yargısına göre değişmek durumunda olması doğaldır.

“Her ne kadar kanunların kral işi oldukları apaçıksa da en iyi kuvveti kanunlara değil, bilgili bir krala vermektir”

“İnsana ait hiçbir şeyin hiçbir zaman olduğu yerde durmaması, sürekli değişmesi, yasama sanatı da içinde olmak üzere hiçbir sanat hiçbir konu üzerinde her zaman ve her durumla ilgili olarak doğru, mutlak bir kural koymak imkanını vermez.”

  • Nasıl bir hekim her zaman yanlarında bulunmasının mümkün olmadığı hastalarına yanlarında bulunmadığı süre içinde uygulamaları amacıyla yazılı reçeteler bırakmak zorundaysa, filozof yasa koyucunun da kendisi olmadığı veya kendisi öldüğü zaman toplumun izlemesi gereken yasaları yazılı olarak ve genel bir form altında onlara bırakması gerekir.
  • Devlet diyaloğundaki iyi ve kötü yönetimler de değişir bu diyalogda. Temel alınan iki kriter yasaya uyan ve uymayan devletler ile bu devletlerin başında buunan kişilerin sayısı olur. Bu kriterlere göre başta tek bir kişi varsa ve bu kişi toplumu yasalara uygun olarak yönetiyorsa bu hükümetin adı krallıktır (monarşi). Eğer keyfine göre yönetiyorsa bu zorbalık (tiranlık) rejimidir.
  • Baştaki azınlığın yasaya uygun olarak yönettiği rejime aristokrasi, yasasız rejime oligarşi denecektir.
  • Eğer devletin yazılı ve doğru yasalara uyma sırasına göre sıralarsak en iyisi şüphesiz krallıktır. Ancak yasa olmayan yerde de hayatı en çekilmez kılan odu, yani tiranlıktır. Aynı kıstası temel alıp diğer rejimlere de bakarsa yazılı ve iyi yasalara uyma bakımından rejimler arasında en kötüsü demokrasidir ama içlerinde yasaların hüküm sürmediği rejimleri ele alıp aralarındaki karşılaştırmayı bu bakımdan yaparsak, yasasız rejimler içinde en az kötüsü demokrasidir.
  • Platon’un en son ve tamamlanmamış veya Platon tarafından gözden geçirilme imkanı bulamamış olduğu düşünülen Yasalar kitabı gerek Devlet’ten gerekse Devlet Adamı’ndan bazı bakımlardan farklılıklar göstermektedir.
  • Yasalar’da geliştirdiği düşünülen yeni toplum ve devlet anlayışında Pythagorasçılığın etkisini bariz bir şekilde görüyoruz. Bu etki kendisini Platon’un özellikle toplum ve devlette dine verdiği yeni ve artan ağırlıkta göstermektedir. “Her şeyin ölçütünün insan değil Tanrı olduğu” görüşünü de Yasalar’da ifade eder.
  • Yalnız bireylerin değil, devletin de tanrıyı taklit etmesi, ona benzemeye çalışması gerekir. Platon Yasalar’da evreni aklın değil, tanrının mülkü olarak görmeye başlamaktadır. Bundan dolayı din, geleneksel Yunan dini bu diyalogda daha önceki diyaloglarında olduğundan çok daha büyük bir önem kazanmaktadır. Her türlü özel tapınma biçimi yasaklanır ve tanrıtanımazlar ölüm cezasına çarptırılır bu eserde.
  • Devlet adamında olduğu gibi hükümdarı yasanın üzerine değil, yasayı hükümdarın üzerine yerleştirir.
  • Devlet’te filozofun kişisel yöntemlerinin yerini Yasalar’da bürokrasi, felsefenin yerini ise gelenek ve yasalar alır.
  • Devlet’te yönetici sınıf için zorunlu gördüğü kadın ve mal ortaklığı fikrinden vazgeçer ve devletin mülkiyetini kendi elinde tutacağı ancak kullanım hakkını vereceği toprağın yurttaşlara eşit olarak dağıtılması gerektiği görüşünü savunur.
  • Devlet dar anlamda politik bir eser olmaktan çok Platon’un ahlak ve psikolojisine ilişkin görüşleri çerçevesinde veya onların bir uzantısı olarak politik meseleyi ele alan bir eser almasına karşılık Yasaların’ın önemli özelliği dar ve teknik anlamda politik konuya ve onun belli başlı kurum ve uygulamaların, örneğin anayasa, anayasal organlar, yasama, yürütme, yargılama kurum ve uygulamalarına eğilen bir eser olmasıdır.
  • Yasa koyucunun sanatçıyı sitenin selameti için ahlaki kaygıları ön plana alan eserler yaratmaya ikna etmesi, zorlamasından daha iyidir.
  • Uygarlık veya medeni durum öncesi doğal toplumda insanlar daha bilgisi ancak daha mutluydular. Sayıları az olduğundan ve daha mert, daha adil, daha saf, kısaca daha iyi olduklarndan aralarında herhangi bir kavga olmayıp mutlu bir hayat sürmekteydiler. Uygarlık, insanı bozmuştur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s